Utopya, Türk edebiyatında hiç işlenmemiş bir tür değil -bu konularla yakından ilgilenmeyenler “ha deyince” örnekleri hemen hatırlayamasa dahi. Hatırlanmamaları, edebiyat olarak zayıflıklarından çok utopya olarak zayıflıklarından ileri geliyor diye düşünüyorum.
En erken örnekler olarak sunabileceğimiz ikisi, Halide Edib’in Yeni Turan’ı ile Müfide Tek’in Aydemir’i, adlarının da hemen akla getirdiği gibi, “Turancı” utopyalar. Bu özellikleriyle, türün önemli bir ögesi, tanımının bir parçası olan “evrensellik” iddiasını daha ilk adımda terketmiş oluyorlar. “Demek ki bunlar insanlık için değil, Türkler için yazılmış” diyorsunuz. Bu zaten Türk milliyetçi düşüncesinin önemli sorunlarından biri. Kendimizi başka herkesten ayırma ihtiyacı o kadar güçlü ki, sonunda, “Türk başka, dünya başka” noktasına geliniyor ve asıl kötüsü, bu noktaya gelmek bir sorun gibi görülmüyor, tersine memnuniyet veriyor.
Gelgelelim, sözkonusu “Turan” utopyalarının bize önerdiği “hayat tarzı”na biraz daha dikkatli baktığımızda, bunların da “ana akım” utopyalardan ayrılmadığını görüyoruz. Nedir, “ana akım utopya” dediğim şey?
“Kalkınma utopyası”. Yakup Kadri’nin Ankara’sının ünlü üçüncü bölümü olsun, Ali Kemal’in Fetret’i olsun, ya da Takma Ayak Hasan Çavuş ve Tek Çarık Yüzbaşı gibi otuzların yarı propagandist kitapları veya Şevket Süreyya’nın Toprak Uyanırsa’sı olsun (bu, altmışların kitabı), bu kitapların hepsi bize, kendi anlayışlarına göre bir “kalkınmış, kalkınan Türkiye” resmi çizer.
Bu tip kitapların utopya “tür”üyle uyuşmadığı nokta da zaten budur: utopyayı “utopya” yapan, yaşadığımız dünyada varolmayan, eşitlikçi insan ilişkileri tasarlamaktır. Oysa bu kitaplarda, “temiz sokaklar” veya “pırıldayan vitrin camları” gibi ögelerin, bolca yumurtlayan tavuklar ve süt veren şişman ineklerin “idealler sınırı”nı çizdiğini görürüz.
Ama, yukarıda dediğim gibi, Adıvar ile Tek’in “Turancı” utopyaları da, “kimlik”le ilgili fasıllarını bir yana bırakıp, o “kimlik”ten yapması beklenen çerçevesinde incelendiğinde, olayın aynı kapıya çıktığını görüyoruz.
Burada, buna rağmen, bir paradoks eksik değil: “Türk” olmak, “Turan” ırkından olmak gibi, “biz”i böyle olmayanlardan epey keskin bir çizgiyle ayıran özellik olmasına rağmen, özlenen “kalkınma” biçimi bilinmeyen değil, bilinen bir biçim, yani Batı dünyasının uyguladığı biçim olduğu ölçüde, bu noktada geri kalan “insanlık”la buluşuyoruz. Bunları böylece soyutlayıp birlikte ele aldığımızda, Ziya Gökalp’in üçlü tanımının pek de uzağına gitmediğimizi görüyoruz: doğuştan Türk ve Müslüman’ız ve böyle doğduğumuz için mutluyuz; medeniyet tercihimiz çerçevesindeyse “Batılı”yız.
Böyle olunca, fiilen bulunduğumuz nokta ile bulunmak istediğimiz nokta arasındaki mesafe adamakıllı kısalıyor. Üstelik de, niteliğe ilişkin bir “mesafe” olmaktan çıkıyor, büyük ölçüde “gayrı safî millî hasıla”ya bağlı bir şey haline geliyor. Ha “utopya”, ha “kalkınma planı”.
Utopyanın çok ahım şahım bir şey olmadığı söylenebilir. “Donmuş” özelliği ve “kuralcı/normatif” karakterinden ötürü eleştirilmesi de gerekir, bence. Ama bütün bunlara rağmen, hiç utopya üretemeyen bir toplum olmanın da düşündürücü yanları var.