Arşiv: ‘Sanalika film’

DOCUMENTARIST 2009 - İstanbul Belgesel Günleri

2008′de pek başarılı belgesellerle başlamış olan DOCUMENTARIST, bu yıl da aynı hızla devam edecek gibi görünüyor.


Dünyanın dört bir yanından nitelikli belgeselleri İstanbul’a taşıyan DOCUMENTARİST – İstanbul Belgesel Günleri, 2 Haziran Salı günü altı salonda birden yapılacak gösterimlerle başlıyor. Açılışı Hollanda Konsolosluğu bahçesinde gerçekleşecek olan etkinlik, dünyanın en saygın festivallerinden seçilen 50’den fazla yabancı film ile 20 yerli belgeseli seyirciyle buluşturuyor.

DOCUMENTARIST hafta boyunca, Finlandiya’da sinema dersi vermek üzere gelen YLE belgesel sorumlusu Iikka Vehkalahti, Hollanda’dan Mercedes Stalenhoef, Romanya’dan Thomas Ciulei, Fransa’dan Xavier Marquis, Finlandiya’dan Nina Normann, eleştirmen Anca Yvette Gradinariu ile son dakika konuğu olarak Britanya’nın ünlü belgesel festivali Sheffield Doc/Fest’in programcısı Hussain Currimbhoy’u konuk olarak ağırlayacak. 7 Haziran’da vereceği Sinema Dersi’nde Ikka Vehkalahti, yapımcı olarak Hindistan ve Afrika’da gerçekleştirdiği projelerini anlatacak. Currimbhoy ise ortak-yapımcı ve fon arayışları konusunda belgeselcilere önerilerde bulunacağı bir panel gerçekleştirecek.

7 Haziran’a kadar sürecek gösterim ve etkinlikler, Pera Müzesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Hollanda Konsolosluğu Union Church, Goethe-Institut İstanbul ve Kadıköy Beksav’da gerçekleştirilecek. Etkinlik biletleri mybilet üzerinden ve gösterim salonlarından alınabilir.

www.documentarist.org




Mevzumuz : afiş

Evet, afiş! bir nevi reklam, başka bir açıdan baksanız filmin görseli, fotoğrafı, kimlik kağıdı, ilk duyuş, ilk görüş, ilk intiba vs… Türk izleyicisinin %60ının afiş inceleme sonrası filme yanaştığını düşünmekle beraber işin bu yanını deşmek niyetinde değilim. İşin grafik tasarımıymış, yapım şirketleriymiş, bunlar da epey iş çıkarır ama benim asıl ilgilendiğim nokta “güzel” olup olmadığı üzerinedir. Nice afiş boş duvarları süslemiştir lakin estetik olduğu için midir yoksa filmi aklımıza getirip bizleri dürttüğü için mi? İkinci şık daha olası sanki…

CLOCKWORK ORANGE :

Asıl mevzusu sadelik, dizayn ve kompozisyon. Öyle çok estetik sayılmaz, ama filmle gayet uyumlu. Çok düşünmemize de gerek yok, film etkileyici olmasaydı afişin pek rağbet görmeyeceği açık. Alex olanca güzelliğiyle(!)karşımızda fakat bu yeterli değil. Kubrick Afişi klasiği beyaz zemin çok hoş sayılmaz. E duvarımızda duruyor mu? Evet! Tapıyoruz.

WALL-E :

Sanıyorum “sevimli” filmlerde afiş gerçekten kolay gönül alıyor. Animasyonların çoğunda yine orjinal olmayan afişler görüyoruz. Ama başka türlü bir aldırmazlık durumu söz konusu; Zaten film milyon tane enfes çizimle oluşturuluyor. Karakter çizimleri için onca zaman uğraşılıyor, bir de afişle mi uğraşılacak? Bu afişe nötr yaklaşınca filmden soğuyabilirim, ama filmi düşününce “aman be boş ver, filmin yanında lafı mı olur.” diyorum. ha filmin de kusurları vardı, o ayrı mevzu.

THE HOURS:

yaratıcılıktan uzak.Holywood filmi olduğunu gözümüze sokmakta. Film Wirginia Wolf hatrına seyredilir, kesinlikle afişinden gaza gelerek değil. Ha zamanında posterine, buzdolabı magnetına kadar bişeylerine göz koyulmadı mı? evet… ama şu alaladelik, şu orjinal olmayan hal, ağlatabilir. Belki de sinemayı yapaylaştıran ilk şey dublaj ise ikincisi de kötü afiştir.

WRISTCUTTERS:

Tabii ki bundan başka afişleri de var. bu ise “sok gözüne mevzuyu” afişi diye düşünüyorum.
bir de şu var, aşağıda gördüğünüz üzere. “yakışır” demek istiyorum.

devam edecek…


Film izlemek üzerine…

Bir çok insanın hobileri arasında yer alır film izlemek.  Geçmiş günleri hatırlıyorum da insanlar yeni çıkan filmleri bu kadar hızlı takip edemezlerdi. Bizim semtin vcd dükkanı geliyor aklıma. Yeni çıkan filmleri görebilmek için 10 dakika yol yürüdükten sonra varabilirdim ancak.

Dükkana girdiğimde adeta büyülenirdim, yüzlerce film kutularına güzelce yerleştirilmiş bir şekilde bekliyor. Ücretini harçlıklarımdan ayırdığım param ile öder, yeni filmin keyfini çıkartırdım :)

Peki ya şimdi bedava film izler olduk. internetin bize sağladığı imkanlar gün geçtikçe artıyor.  Online ve indirmeden yeni çıkan filmlerin fragmanlarını izleyebiliyor, başka insanların yorumları ile o film hakkındaki görüşlerimiz daha bir değer kazanıyor. Oysa eskiden sadece vcd dükkanındaki amcaya sorardım. “Amca bu film nasıl?” diye =)

Lafı daha fazla uzatmadan size bir adres vermek istiyorum, yeni çıkan ya da eski filmler hakkında yorumları görebileceğiniz bir site…

Link burada 

online film izle


İzlemek iİstediğim Film (Kara Köpekler Havlarken)

Akşam 9.30 seanslarını hiç sevmem, iyice kalabalık olur, bütün günün bıraktığı yorgunluk başımı ağrıtır, gözlerim ağırır, kısacası sevmiyorum bu saatlerde festival karmaşasına girmeyi. bir ilk gösterim, erkan can ın olduğu bir film, hem de yönetmen 26 yaşında, işte o yüzden dün oradaydım… ve ne ilginçtir filme gitmemin belki de en önemli sebebi olan 26 yaşındaki yönetmen imgesinin altı bizzat yönetmen tarafından daha film başlamadan çizildi. biz hepimiz otuzun altındayız dedi gururla, izlemek istediğimiz, yapmak istediğim filmi çektim dedi akabinde. benden birkaç yaş büyük olsa da aynı dönemleri yaşayadığımız için yönetmenin iddiasını, acelesini garipsemedim, ama böyle bir cümle asla kuramam, orası da ayrı.
Sonra film başladı. bir cenaze sahnesininin ardında küçük diyaloglarla mahallenin gençleri ve melek sevgili bize tanıtıldıktan sonra küçük mahallenin dibinde abilerin diktikleri alışveriş merkezine girildi. bilindik chopin melodisi üstüne birkaç alışveriş merkezi planıyla beraber uçurum en baştan gösterildi; mevzu ortaya kondu karakterlerin dertlerini anladık. mahalle hikayelerinde görmeye alışkın olduğumuz ikili imgesi-neden hep böyledir,yani ikisi de ağır abi olsa veya ikisi de maymun olsa hikayenin çekilmez hale mi geleceğini düşünür senaristler hep, ağır abi ve maymun çaça yirmilerin ortasına gelmiş artık kendi işlerine kurmak isteyen, alışveriş merkezinin güvenlik ihalesini alarak hayatlarına “beyaz sayfa” açmak isteyen iki gençtir, ama senin de tahmin edeceğin üzere işler o kadar kolay olmayacaktır onlar için.

Çaçayla ismini unuttuğum ağır abinin günlük rutinlerini anlatarak bir mahalle portresi verilmeye çalışılmış. açıkçası bence gayet güzel oynanmış sahneler, oyunculuk hiç sırıtmıyor. fazlasıyla uzatılmış ve seslerin anlaşılamadığı-tamamını altyazıdan okudum bu bölümün- kahve planından sonra elemanları içeri alıyorlar. nezarethanede beklerken çaça polislere abi azıcık döndürün televizyonu da biz de izleyelim, nerede kaldı ab mevzuatları kabilinden bir şeyler söylüyor ve artık çaça karakteri gözümde netleşiyor. çaça bütün film boyunca ağır abinden rol çalıyor, resepsiyona geliyorlar görevli kıza yazıyor, merdinvenleri çıkıyorlar o önlerinden geçen kıza bakmaktan yürümeyi unutuyor, koşması bile insanları güldürmek için düşünülmüş, bir tek bana kalırsa kafayı herife geçirdikten sonra arkadaşlarıyla konuşurkenki şişinmesi hikaye içinde yararlı oluyor, çaça karakteri karikatürize olarak hikayenin anlatımında sekteye neden oluyor, bütün bunun altında dizi mantığının filme yerleşmiş olması var bence. dizilerde nasıl her şey gözümüze sokulursa burada aynı durum var. bitmiş çay, dolu çaya ayrı bir kesme, seçilen mekanda gökdelenler sürekli nerede olduğumuzu bize hatırlatıyor, hadi bunları geçelim, o masum anaokulu öğretmeni melek kadın simgesi, defarlarca gördüğümüz hikaye, bütün bunlar filmin anlatımını zayıflatıyor.

Film ilerliyor ama çaça durulmuyor. gerilimin en üst noktaya çıkması gereken yerde kapşonlu çaça yine başrolde kartonları tekmeliyor, kapıya asılıyor, anlatımı komediye çeviriyor-bu arada seyircinin bir kısmının çaça ya ısınsa da diğer bir kısmının ondan tiksindiğini belirtmeliyim, bütün salona yayılan kahkalar duymadım-. kısacası film bitiyor, adamları köpekler parçalıyor ama benim aklımda sadece çaça kalıyor ve birçoğu içinde durum aynı.

Kara köpekler havlarken izlerken sıkılmayacağınız, akıcı bir anlatımı olan, oyunculukları başarılı bir film. kenar mahalle merkez diyalektiğinde sınıf atlama mücadelesini anlatmak isterken konuyu sosyolojik farklılıklardan ziyade büyük balık küçük balık hikayesi gözüyle ele alan, çaça nın eline bakan bir film. sonuçta ortaya izlemek istedikleri o farklı film çıkıyor mu, orasından fena halde şüpheliyim ne yazık ki.

Hayat Var

Reha Erdem bundan 20 sene önce çektiği A Ay filmini göstermek için sekiz sene bekleyip, sonra da Pera’da üstüne para verip birkaç gösterim yaptırabilirken, dün Emek Sinemasında, kendi deyişiyle evi olan sinemasında, festival seyircisinin genel eğiliminin aksine, onu izlemeye gelen insanlarla bütünüyle dolu olan gösterimini neye yormalı bilemiyorum. Ortada büyük bir değişimin olduğunu söylemek zor, filmin gişesine de baktığımız zaman İstanbul Film Festivali fenomeni seçeneğini öne çıkıyor.

Nuri Bilge Ceylan’la aynı sene Reha Erdem de Yeşilçam hikâyelerine dalmış ve kendi diliyle yorumlamış. Ne var Hayat Var’da, yatalak dede unutmadan söyleyeyim, Reha Erdem Tsai Ming Liang’ı çok beğenen birisi, bu filmin senaryosunun da Yalnız Yatmak İstemiyorum(2006) filmiyle aynı dönemde yazıldığını düşünecek olursak analoji kurmakta bir hata görmüyorum-, aileden kopmuş baba, mahalle aşkı, mahallenin orospuları, fordcu bakkal, orta yaşlı ilgili teyze ve de Yeşilçam standartının birkaç sene uzağında kalarak küçültülmüş, A Ay’ın üstünden 20 sene geçmesine rağmen dedesine yemek verirken elini yıkamamakta direten Mouchette habisliği hastalığına tutulmuş Hayat.

Reha Erdem belki de ilk defa Sevmek Zamanını izlediğinde aklına çalınan kayıkları 20 sene sonra hatırlamış ve sürekli efkarlı gözlerle baktığımız alan dışı denizi bu sefer alan içi yapmış, özenle düşünülmüş planları aralara hak geçmeyecek şekilde pay etmiş. Güzel bir imge var burada. Hayat’ın babası kayığıyla yolcu taşıdığı geminin tamamını görmekten aciz, yine filmin finalinde Hayat ve sevgilisi artık birer İstanbullu olarak kendilerinin farkında olmayan deve bira şişelerini atarlarken mağrur ve mutlu, bence çok iyi düşünülmüş bir finaldi bu.

Ses bandının filmdeki yeri çok önemli. Diyalogların minimum olduğu filmlerde ses bantlarının rolü her zaman ön plandadır. Beş Vakit’de ezan sesleri ve klasik müzik diyalektiği oluştururken, bu filmde Hayat’ın ruh halini vermek için sürekli onun mırıldanmalarını, dedesinin soluklarını, kaşıkla vurmasını, sinir bozucu durmadan peydahlanan oyuncak bebek’in seni seviyorumları seyircide bıkkınlık hissi yaratıp, anlatımı güçlendirmiş.

Reha Erdem’e Beş Vakit filminden sonra bu filmde de getirilen en büyük eleştiri bu yaratının dışardan bir gözün ilginç fikirleri olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemesi. Evet diyoruz ki, reha erdem ne güzel her film yeni bir konu, yeni bir yer. Peki gerçekten böyle olmalı mı, veya böyle olunca ortaya ne çıkmış? Çocuğunu bıktırana kadar seven, abartının ironi boyutlarını geçtiği sahne bende dışardan küçümseyici bir bakış izlenimi bıraktı sadece. Bana senden üç yaş önce tecavüz etmiştiler diyen teyze fazlasıyla “alınmış” ve “konulmuş” kokuyordu. Bütün filme yerleştirilen Orhan Gencebay ve arabesk imgesi, arabanın içinde öpüşen sevgililer, mahalle&futbol bütünleşmesi fazlasıyla hepimizin kenar mahalle deyince ilk aklımıza gelenler değil mi? Peki bakkalın ona tecavüz etmesi bu bağlamda nereye konulmalı. Evet bir bakkal var ve o kesinlikle sapık olmalı, bu kaçıncı kez kullanıyor türk sinemasında, şimdi reha erdem’in dili farklı diye biz bunu post-modern bir durum olarak görüp bu sığ fikri kabullenmeli miyiz?Sonuç olarak görselliğe dayanan, fazlasıyla yapay bir film Hayat Var. Daha önceki filmlerinde gördüğümüz gibi senaryonun birçok eksiklikleri var, senaryo olaylar yerine figürler, daha doğrusu fotoğraflar üzerine kurulduğu, bir şeyler olsun, sonra Hayat oraya uzansın, orda denize baksın vs yi bağlamaya yaradığı için filmi benimseme imkanımız kalmıyor, gösterim sonrası benim karakterim melankolik miydi yav diye Reha Erdem’ soran sevgili Vali dudaklarda pis bir gülümse bırakıyor, salondan çıkıyordum.